Bilimin Doğuşu: İyonya'dan Aristo'nun Kristal Kürelerine

Bilimin Doğuşu: İyonya'dan Aristo'nun Kristal Kürelerine

Ön Bilgi

Mitolojiden gözleme dayalı bilime geçişin ve evren algımızın nasıl şekillendiğinin tarihsel yolculuğu.

İnsanlık, gökyüzünün sırlarını çözmeye çalışırken uzun süre mitolojinin sınırlarında dolaştı. Ancak yönümüzü MÖ 6. yüzyılın Doğu Akdeniz kıyılarına, antik İyonya’ya çevirdiğimizde işler değişir. Dönemin insanı için dünya; öngörülemez, korkutucu, tamamen tanrıların kaprislerine bağlı devasa tiyatro sahnesiydi. Gökyüzünde çakan şimşek Zeus’un öfkesi, fırtınalı deniz Poseidon’un gazabıydı. İnsanlık, karşılaştığı her felaketin ardında görünmez, her an kızabilecek doğaüstü güçler arıyordu.

Ancak Ege kıyılarındaki liman kenti Milet’te ticaret yolları kesiştikçe bambaşka kültürel devrim filizlendi. Mısır’dan, Babil’den, Fenike’den gelen tüccarlar, Milet limanına baharat ve kumaşın beraberinde kendi mitolojilerini, inançlarını da taşıyordu. Farklı inançların birbiriyle çeliştiğini gören Miletli düşünür Thales, insanlık tarihinin en radikal sorusunu sordu: “Ya her şeyin arkasında kızgın tanrılar yoksa? Ya doğa, kendi içinde tutarlı, anlaşılabilir kurallara sahip devasa sistemse?”

Thales, depremlerin Poseidon’un mızrağını yere vurması yüzünden değil, Dünya’nın üzerinde yüzdüğü kozmik suyun dalgalanması nedeniyle gerçekleştiğini öne sürdü. Açıklama bugün ilkel gelebilir. Ancak devrim niteliğindeydi. İnsanlık ilk kez doğa olaylarını yine doğadaki unsurlarla açıklamaya çalışıyordu.

Milet okulunun asıl büyük kırılması Thales’in öğrencisi Anaksimandros ile yaşandı. Anaksimandros bilinen dünyanın ilk haritasını papirüse çizdi. Bu haritayı kilitli kütüphanelerde saklamak yerine, Milet’in en kalabalık liman duvarına, gemicilerin her gün geçtiği agoraya astı. Amacı böbürlenmek değildi. Yanından geçen kaptanlara, gezginlere şunu söylüyordu: “Gittiğiniz yerleri bana anlatın. Hatalarımı bulun, haritayı düzeltelim.” İşte o liman duvarında sallanan papirüs parçası, modern bilimin temelini oluşturan eleştirel düşüncenin doğuşuydu. Bilgi artık kutsal metinlerin dokunulmazlığından çıkmış; sınanabilen, yanlışlanabilen, güncellenebilen açık formata evrilmişti.

Anaksimandros Dünya Haritası

Gözlem ve mantık geliştikçe maddeyi anlama çabası hızlandı. Sicilyalı düşünür Empedokles, yeryüzündeki her şeyin toprak, hava, ateş ve su olmak üzere dört temel elementin birleşimiyle oluştuğunu, sevgi ve nefret itkileriyle değişime uğradığını söyledi. Yeryüzü kaotikti, sürekli değişiyordu, çürüyordu.

Fakat bu noktada sahneye tarihin en etkili filozofu Aristo çıktı. Aristo, evreni iki kesin parçaya böldü: Yozlaşan yeryüzü ve kusursuz gökyüzü.

Aristo’ya göre yeryüzü (Ay altı alem) Empedokles’in o kaotik dört elementinden oluşuyordu. Ancak gökyüzü (Ay üstü alem) bunlardan tamamen bağımsız, asla bozulmayan, değişmeyen, ebedi beşinci elementten, yani “Esir”den (Aether) yapılmıştı. Kusursuzluk saplantısı yörüngelerin şekline de yansıdı. Başlangıcı ve sonu olmayan yegane geometrik form daireydi. Haliyle tanrısal gök cisimleri pürüzsüz küreler olmak zorundaydı, yörüngeleri kesinlikle kusursuz daireler çizmeliydi. Aristo evreni devasa, pürüzsüz, şeffaf kristal kürelerin iç içe geçtiği, tıkır tıkır işleyen dev saat gibi kurguladı.

Aristo Evren Modeli

Tüm sistemin tam merkezinde hareketsiz şekilde Dünya duruyordu. Peki neden Dünya merkezdeydi? Bu durum dönemin insanı için kibrin ötesinde, son derece mantıklı gözlemlere dayanıyordu:

  • Ağırlık: Toprak ağırdı, ağır olan her şey evrenin merkezine, yani dibe düşmek zorundaydı. Ateş ise hafif olduğu için yukarı çıkıyordu.
  • Duyu Eksikliği: Dünya saatte binlerce kilometre hızla dönüyorsa, neden sürekli fırtınalar kopmuyordu? Havaya atılan taş neden düştüğü yerin çok daha gerisine inmiyordu? Hareket ettiğimizi hissetmiyorduk.
  • Paralaks Yanılgısı: Dünya Güneş’in etrafında devasa yörünge izliyorsa, aylar içinde yıldızların birbirine göre konumunun değişmesi gerekirdi. Gökbilimciler gece yarısı bakıyor, hiçbir yıldızın yerinden kıpırdamadığını görüyordu. (Yıldızların akıl almaz derecede uzak olduğunu, o incecik açı farkını çıplak gözle göremeyeceklerini henüz bilmiyorlardı.)

Bu devasa mantık kalesi öylesine sağlamdı ki, Sisam adasından yükselen cılız itiraz sesi yüzyıllar boyunca duyulmadı. Sisamlı Aristarkus, Ay tutulmalarındaki gölgeleri hesaplayarak Güneş’in Dünya’dan katbekat büyük olduğunu kanıtladı. Matematiksel mantığıyla şu gerçeği haykırdı: “Devasa ateş topu, küçük çakıl taşının etrafında dönemez. Merkezde duran biz değiliz, biz onun etrafında dönüyoruz!”

Ancak Aristo’nun kusursuz evren otoritesi ve insanın merkezde olma arzusu ağır bastı. Aristarkus dinsizlikle, kutsal düzeni bozmakla suçlandı. Fikirleri kütüphanelerin tozlu raflarına itildi.

Milet limanında cesaretle başlayan eleştiri kültürü, Aristo’nun pürüzsüz kristal kürelerinin içine hapsolmuştu. İnsanlık, kendi çizdiği bu kusursuzluk kafesinde gerçeği görebilmek için tam iki bin yıl beklemek zorunda kalacaktı.

Ve o uzun bekleyiş, Prag’daki karanlık gözlemevinde inatçı matematikçinin elipsleri keşfetmesiyle son bulacaktı…